İçeriğe geç

Olayları Doğru Algılamak, Önyargıları Terk etmek

Bir insanın belli bir yönde eyleme geçebilmesi için ilk ön koşul, amaçlanan yöndeki alternatiflerin varlığından haberdar olması ve bu alternatif bilgileri algılamasıdır. Kısaca; insanın dış dünyadaki soyut/somut nesnelerle ilişki kurması, bunlar hakkında bir takım yargılarda bulunması, bu nesnelere ilişkin belli bir davranış ortaya koyması, öncelikle bu nesneleri algılaması ile başlar.

Çevremizdeki insanların yaşadığı problemlerin çoğunun kaynağı, yanlış algılamalardır. Algılar insanların bakış açısını değiştirir, bunun sonucunda bakış açısı da davranışlarımızı yönlendirir. Problemleri çözmek için insan önce kendi algısını değiştirebilmelidir.

Algı, bir olayın esası değil bireysel yorumudur. Algılama, bireyin çevresindekilere anlam verdiği bilişsel süreçtir. Olaylar çok önemli değildir, onları algılama şeklimiz daha önemlidir. Motivasyon gurusu Abraham Maslow’un dediği gibi “Eğer elinizde bir çekiç varsa, her şey gözünüze bir çivi gibi görünmeye başlar”. Algılar, kişiden kişiye, toplumdan topluma değişir. Bazı insanlar bardağın yarısını dolu, bazıları da boş görebilirler. Bardağın dolu tarafından bakanların iyimser olduklarını, boş tarafını görenlerin ise olaylara kötümser, karamsar yaklaştıklarını görürüz. Birisinin bacağını kaybetmesi kötü bir durumdur, ya bu durumu kabullenip ve bardağın dolu yarısını görüp diğer bacağının varlığıyla birlikte hayata sımsıkı sarılıp yaşam sevincini yeniden kazanacaktır; ya da bardağın boş yarısına odaklanarak hayata küsecek ve ömrünün geri kalanını sürekli üzülerek geçirecektir.

Günlerden bir gün zengin babası oğlunu köye götürdü. Bu yolculuğun tek amacı vardı, insanların ne kadar fakir olabileceklerini oğluna göstermek. Çok fakir bir ailenin evinde bir gün geçirdiler. Yolculuktan döndüklerinde baba oğluna sordu:

“İnsanların ne kadar fakir olabildiklerini gördün mü?”

-“Evet!”

-“Ne öğrendin peki?”. Oğlu yanıt verdi,

-“Şunu gördüm, bizim evde bir köpeğimiz var, onlarınsa dört. Bizim bahçenin ortasına kadar uzanan bir havuzumuz var, onlarınsa sonu olmayan bir deresi. Bizim bahçemizde ithal lambalar var, onlarınsa yıldızları. Bizim görüş alanımız on avluya kadar, onlarsa bütün bir ufku görüyorlar.” Oğlu sözünü bitirdiğinde babası söyleyecek bir şey bulamadı. Oğlu ekledi, “Teşekkürler baba, ne kadar fakir olduğumuzu gösterdiğin için!”

Hikâyedeki baba-çocuk diyalogundaki gibi “algılama farklılığı”, benzer olayların herkeste farklı sonuçlar yaratmasıdır. Peter Senge’nin dediği gibi, “Dünyayı tanımlayabildiğimiz gibi görürüz, gördüğümüz gibi tanımlamayız”. Artık futbolda bir klasik haline gelmiş olan her FB-GS derbi maçının ardından ertesi günkü gazetelerin spor sayfalarında öyle yorumlara rastlarsınız ki sanki siz o maçı hiç seyretmediniz. Bir spor yorumcusu FB’nin haklı bir galibiyet aldığı ve farkı kaçırdığını anlatırken, diğer bir yorumcu GS’ın FB’yi elinden kaçırdığını yazmaktadır. İşte bu husus algılama farklılığı veya algılama sonrasındaki yorumlama farklılığıdır. Tabiî ki bu farklı görüşlerde haklılık payı vardır. JoshBillings’in“Dünyada ilk bakışta doğruluğuna çok güvendiğim şeylere ikinci kez dikkatle bakmanın gereğini anlayacak kadar çok yaşadım” sözündeki gibi, bizler de her olaya ve kişiye ikinci kez bakma alışkanlığına sahip olmalıyız.

Bazen aynı resme bakar ve zeminleri farklı almamızdan dolayı farklı şeyleri görürüz. Resimde değişen bir şey olmazken, hangi zeminden bakarsanız ona göre anlam verirsiniz. Zemin bizi algıya götürüyor. Yani farklı zeminden bakarsanız farklı algı oluyor. İşte buna biz “olay” diyoruz. Olay, duyu organlarımızı etkileyen enerji kümesidir. Bu olaya anlam verdiğimiz andan itibaren, algılama, yorum arkasından gelir ve buna da “fenomen dünyası” denilir.

İnsan anlam veren bir yaratıktır. Alttaki resme bakıldığında ve beyaz renk zemin kabul edildiğinde, sivri burunlu bir kadın ve bir erkek olmak üzere iki insan profili görülür. Siyah renk zemin kabul edildiğinde, yani siyah zemin olup beyaz önde durduğunda ise bir vazo görülür. Oysa resimde değişen bir şey olmadı. Ama hangi zeminden bakarsanız ona göre anlam verirsiniz…

Bir zemini alıp algı oluşturuyoruz. Böylece anlam ve yorum oluşuyor ki, bu husus insanları diğer yaratıklardan ayırt eden en önemli husustur. Biz insanlar “anlam veren yaratıklar” olarak anlamı biz veriyoruz. Aslında yukarıdaki resimde görülen olayın bir anlamı yoktur. Ondan sonra verilen anlama göre davranışta bulunulur. Ona göre de bir sonuç oluşur. Bizi algıya götüren ve farklı aldığımızda farklı algıları ortaya koyan “zemin”, aslında bir anlamda bizim “düşünsel modellerimizi-paradigmalarımızı” oluşturan temel etmenlerden birisidir.

Olaylar, çevremizde yer alan fiziksel verilerin tümüdür. Olaylar neticesinde algılanan şey ise fenomendir. Biz insanlar yalnız algıladığımız kadarını biliriz, yani ancak fenomen dünyasının farkındayız. Bir şey farklı kimseler tarafından farklı şekilde algılanabilir. Farklı algılamanın nedeni ise, bireyin kullandığı zemindir. Benzer zeminlere sahip insanlar birbirlerini daha kolay anlar. O nedenle çocuğumuzla, eşimizle, yöneticimizle veya çalışanlarımızla konuşurken bir de onların gözüyle (zeminiyle) olaya bakarsak daha rahat anlaşırız. Nasıl “zemin” algılamaya bir anlam veriyorsa, “algı” da davranışlara bir anlam verir. Davranışlar ise sonucu belirler. Birey, çevresinde olanları kendisine ve içinde bulunduğu şartlara göre algılar ve şekillendirir.

İki şapka üreticisi şirket, işe yeni aldıkları iki pazarlamacı delikanlıları Afrika’ya göndermişler.  Birinci delikanlı kısa süre sonra merkeze şu mesajı göndermiş:

“Burada kimse şapka giymiyor. Satış olasılığı yok.”

İkinci delikanlının mesajı şöyleymiş:

“Burada kimsenin şapkası yok. Satış imkânı çok…” 

Algılama farklılıklarının yanı sıra, insanların dünyada olan bitenleri algılarken karşı karşıya olduğu bazı algılama problemleri de mevcuttur. Algısal savunma (algısal çatışma), hoşa gideni algılama diğerini alğılamamadır. İnkâr, düzeltme, bozma, değişikliğin reddi şeklinde ortaya çıkar. Franklin Field’ın dediği gibi, “Göz bozukluğu gördüklerinizi sınırlar, görüş bozukluğuysa yaptıklarımızı”.

Klişeleşmiş algılama (stereotipler), algılanan olaya ve nesneye bazı özellikler yakıştırma ve tarafgir olma şeklindedir. Belki yukarıda anılan spor yorumcuları, John Lubbock’ın dediği gibi “Neyi arıyorlarsa, onu görmektedirler”. Bazı yöneticilerin sahip olduğu klişeleşmiş algılamalar, çalışanlarını olumsuz bir yapıda gören unsurları kapsamaktadır. Onlar çalışanlarını, işten ve görevden kaçan, bulduğu fırsatlarda kaytarmaya çalışan, işe geç kalan ve işten erken kaçmaya çalışan bir yapıda görmektedirler. Böyle bir yapıda olan yönetici, işe geç gelen çalışanına hemen “tembel ve disiplinsiz” yakıştırmasını yapabilir. Aslında o çalışanın sabah işe arabasıyla gelirken lastiği patlamış veya çocuğu sabah erken ateşlendiği için günün ilk saatlerini hastanenin acil servisinde geçirmiş olabilir. Klişeleşmiş algılamaların ruhunda, algılamadan yargılamak alışkanlığı bulunmaktadır.

Algılama sürecindeki “tanıma hatası”, bireyi veya olayı tek bir özelliğine göre algılamadır. Dan Millman“Yağan yağmura çiftçiler hoş geldin derken, piknik yapanlar lanet okur” diyerek, herkesin olayları kendine göre algıladığını belirtmektedir.

Hani insanın içini kıpır kıpır ettiren umut dolu bir sevgiymiş onlarınki.

Evlenmeyi düşünüyorlarmış.

Derken bir gün delikanlının yurt dışına gitme mecburiyeti doğmuş.

Kız gözyaşları içinde kalmış. Onsuz nasıl yaşayacağını bilemiyormuş.

O zaman delikanlı cebinden bir yüzük çıkartmış ve demiş ki “Ben iki yıl sonra döneceğim. Eğer döndüğüm güne kadar parmağından bu yüzüğü hiç çıkartmazsan beni gerçekten sevdiğini anlayacağım ve hemen evleneceğiz.” Genç kız çaresiz kabul etmiş. Çocuk gitmiş.

Kız yüzüğü hiç ama hiç çıkartmamış.

Taa ki sevgilisini karşılamaya gittiği güne kadar.

O gün rıhtımda durmuş kendisine nişanlısını getiren geminin kıyıya yanaşmasını izliyormuş heyecanla. Birden güvertede delikanlıyı görmüş.

Yüreği ağzına gelmiş. Sevinç içinde kendisini göstermeye çalışmış.

 Elini cebinden çıkartıp sallayayım derken “şıp” diye bir sesle irkilmiş.

Yüzük parmağından düşmüş, denizin derinliklerinde kaybolup gitmiş!

Ne yaptıysa, ne söylediyse delikanlıyı ikna edememiş.

Çocuk kızı terk etmiş.

Zaman geçmiş. Kız bir gün hep nişanlısıyla birlikte gittikleri balıkçıya uğramış.

Bir de bakmış ki delikanlı orada!

Hemen yanına yaklaşıp olanları anlatmaya çalışmış.

Delikanlı ilk başlarda biraz soğuk davrandıysa da sonunda yelkenleri suya indirmiş.

Uzun ayrılığın getirdiği özlemle birbirlerine sarılmışlar.

Mutluluk yüzlerinde okunuyormuş adeta.

Bu olayın şerefine hemen yemek sipariş etmişler.

Bir kaç dakika sonra bir tabakta balıkları gelmiş. İştahla çatal bıçağa davranmışlar.

Balığı kestiklerinde içinden ne çıkmış dersiniz.

Özellikle bayan okuyucular, sizler “yüzük” dediniz değil mi? Bilemediniz…

Kılçık!

Tahminler hayatımızı yönlendiren önemli faaliyetlerdendir. Algılama sürecindeki “tahmin hatası”, ortak kanaatten hareketle başka bir şeyi yargılamadır. Provet, “Tek gerçek yolculuk, aynı gözlerle yüz değişik ülkeyi dolaşmak değil, aynı ülkeyi yüz değişik gözle görebilmektir” demektedir.

Bir gece kadının biri havaalanında uçağın kalkmasını bekliyordu. Daha epeyce zaman olduğu için bir kitap ve bir paket kurabiye alıp, kendisine oturacak bir yer buldu. Kendisini kitabına öyle kaptırmıştı ki, yanında oturan adamın olabildiğince cüretkâr bir şekilde aralarında duran paketten birer birer kurabiye aldığını geç fark etti. “Kurabiye hırsızı” yavaş yavaş kurabiyelerini tüketirken gözü de saatteydi. Kendi kendine,

“Kibar bir insan olmasaydım, haddini bildirirdim şu adama!” diyordu.

Kurabiyeye her uzandığında, adam da uzatıyordu elini. Sonunda pakette tek bir kurabiye kalınca;

“Bakalım şimdi ne yapacak?” dedi kendi kendine

Adam, yüzünde asabi bir gülümsemeyle uzandı son kurabiyeye ve ikiye böldü. Kurabiyenin yarısını ağzına atarken, diğer yarısını da kadına verdi. Kadın kapar gibi aldı kurabiyeyi adamın elinden ve;

“Aman Tanrım, ne cüretkâr ve ne kaba bir adam. Üstelik bir teşekkür bile etmiyor!” dedi.

Uçağının kalkacağı anons edilince bir rahatlamayla iç çekti. Topladı eşyalarını ve çıkış kapısına doğru yürüdü. “Kurabiye hırsızı”na dönüp bakmadı bile. Uçağa bindi ve rahat koltuğuna oturdu. Bitmek üzere olan kitabına devam etmek için çantasına uzatınca, gözleri şaşkınlıkla açıldı. Gözlerinin önünde bir paket kurabiye duruyordu! Çaresizlik içinde söylendi.

“Bunlar benim kurabiyelerimse eğer; ötekiler de onundu ve benimle her bir kurabiyesini paylaştı!” Özür dilemek için çok geç kaldığını anladı üzüntüyle, kaba ve cüretkâr olan, “kurabiye hırsızı” kendisiydi işte…

“Bir üvnseritnedeypalaınarşaıtramyagröe, kleimleirnhrfalreiinnhnagisrıdaayzalıdkılraıömnelidğeliimş. Öenlmioalnbrincii ve snonucnuhrfainyrenideomlsaımyış. Ardakaihfralirensrısaıkrıaışkosladaouknyuorumş. Çnükükleimlreihrafhrafdğeilbribtüün
oalarkoykuorumuşz”. Bakın nasıl da düzgün okudunuz, ilginç değil mi? Aradakiler ne kadar değişse de, ne kadar karmaşık olsa da, baştakilere odaklanarak tüm yazıyı doğru olarak okuyabildiniz. Algılama sürecindeki diğer bir hata olan “algıda seçicilik”, yukarıdaki örnekte olduğu gibi sadece belli yönleri algılamaktır. H.Dunant’ın deyimiyle “Öyle horozlar vardır ki, öttükleri için güneşin doğduğunu sanırlar”.

Genç bir çiftçi hayatında ilk defa New York’a gitmişti. Gökdelenlerin yüksekliği ve insanların çokluğundan şaşkına dönmüştü. Kalabalık bir bulvarda yürürken, kulağına aşina bir cırcır böceği sesi geldiğini zannetti. Durdu ve dikkatle dinledi. “Evet, bu bir cırcır böceğiydi!” Ses büyük bir mağazanın önündeki çalıların arasından geliyor gibiydi. Bunun üzerine bu büyük çalı kümesine yönelip aramaya başladı. Bir mağaza görevlisi dışarı çıkıp, “Yardımcı olabilir miyim?” diye sordu. “Hayır, teşekkür ederim.” dedi genç adam… “Sadece şurada bir cırcır böceğinin sesini duyduğumu sandım!” Görevli, “Hayır! New York’ta bulunmaz.” Genç çiftçi cırcır böceğini buluncaya kadar cırtlak sesi takip etti, onu buldu ve eline aldı, “Tamam! İşte burada!” Genç adam bu çalının önünden her saat binlerce insan geçmesine karşılık, cırcır böceğini duyanın bir tek kendisi olmasına çok şaşırmıştı. Bunun üzerine küçük bir deneme yapmaya karar verdi. Elini cebine atıp bir metal para çıkardı ve havaya attı. Paranın kaldırıma vurduğu anda, düşen bozukluğu aramak için yürümekte olan 24 yaya durdu!

Psikologlar genç adamın hikâyede şahit olduğu olay için bir durum tanımlar. Buna “algıda seçicilik” denir. Belli şeyleri görmek ve belli sesleri duymak… Bu haliyle yalnızca seçicilik değil, başkalarının yapamadığını yapabilen bir yetenek gibi de geliyor kulağa…

Algıların davranış oluşumunda büyük önemi vardır. Bernard Shaw’a göre Franklin Roosevelt, Amerika’da ilk başkanlık seçimlerini kazanmasını, çok az kişinin anladığı, kendisinin bile ancak yarısını anlatabildiği siyasi programından daha çok, bir çocuğun başını okşarken çektirdiği fotoğrafa borçludur. O’na göre bu fotoğrafın insanlarca olumlu yönde algılanmış olması, neticede oyların Roosevelt’e verilmesi davranışını doğurmuştur.

Aynı kalp rahatsızlığı sebebiyle aynı kaderi paylaşan iki yaşlı adam hastanede aynı odayı da paylaşıyorlardı. Tek fark biri cam kenarında diğeri ise duvar dibinde yatıyordu. Cam kenarındaki yaşlı adam her gün camdan bakarak arkadaşına dışarısını anlatırdı.

“Bugün deniz sakin, yine de hafif rüzgâr var sanırım çünkü uzaktaki teknenin yelkenleri rüzgârla doluyor. Park bu sabah sakin, iki salıncak dolu iki salıncak boş, dünkü sevgililer yine geldi, aynı yere oturup konuşmaya başladılar, el ele tutuştular, ne kadarda yakışıyorlar birbirlerine. Erguvan ağaçları ne kadar güzel açmış her yer mor bir renk almış, erik ağaçları da beyaz çiçekleriyle onlara eşlik ediyor. Denizin üzerindeki martılar bugünkü yemeklerini arıyorlar, ne güzel de dalıyorlar suy”.

Günler böyle geçip gidiyordu ta ki cam kenarındaki yaşlı adam kalp krizi geçirene kadar, işte o anda duvar kenarındaki adam düğmeye bassa kurtaracaktı arkadaşını ama şeytana uydu, bunca zamandır sadece dinleyebiliyordu, artık görebilirdi de, işte bunun için düğmeye basmadı ve hemşireyi çağırmadı. Aynı kaderi paylaştığı kişiyi ölüme gönderdi, ama o bunun haklı bir savunma olduğunu düşünüyordu.

Ertesi gün hastabakıcılar ölen yaşlı adamın yerine kendisini koymaya gelmişlerdi. Hemen yatağının yerini değiştirdiler, işte günlerdir bakmak istediği manzarayı nihayet görecekti. Başını kaldırdı ve pencereden baktı, gördüğü şey simsiyah bir duvardı. 

Hepimiz, nesneleri oldukları gibi gördüğümüzü düşünürüz. Oysa durum böyle değildir. Biz dünyayı olduğu gibi değil, olduğumuz gibi görürüz ya da nasıl görmeye koşullandırılmışsak öyle görürüz. Sahip olduğumuz en kalıcı ve belki de en sınırlayıcı yanılsamalardan biri, gördüğümüzün “gerçek dünya” olduğuna inanmamızdır. Buna zorlanmadıkça, dünya modellerimizi nadiren sorgularız. İşte size bir örnek, ilk günlerde internet sonsuz bir çekiciliğe sahipti. Hiçbir şeyi yanlış yapmazdı. Takip eden günlerdeyse fazla abartılmış ve çirkindi. Hiçbir işe yaramaz ve insanlara zarar verir bir hale geldi.

Algılama sonucunda oluşan inançlar; sürekli, bağımsız ve tarafsız duygular ağıdır. İnançlar tutumları oluşturur. Tutumlar davranışın öncü uyaranı olan his, düşünce ve inançlardır. İnançlar tek başına tarafsız olmasına rağmen, tutumlar özel baskıya girer, taraf tutar ve davranışın muhtemel yönünü belirler. Tutum, bireyi belli bir davranışa yönlendiren eğilim olarak davranışı etkiler.

Nick adında bir demiryolu işçisinin öyküsü bu… İnşaat sahasında çalışan güçlü, sağlıklı bir işçidir. Arkadaşlarıyla ilişkisi iyi ve işini iyi yapan güvenilir bir insandır. Ne var ki, kötümser biridir. Her zaman her şeyin kötüsünü bekler ve başına kötü şeyler geleceğinden korkar. Bir yaz günü, tren işçileri, ustabaşının doğum günü nedeniyle bir saat önceden serbest bırakılırlar. Tamir için gelmiş olan ve manevra alanında bulunan bir soğutucu vagonun içine giren Nick, yanlışlıkla içerden kapıyı kapatır, kendini soğutucu vagona kilitler. Diğer işçiler Nick’in kendilerinden önce çıktığını düşünürler. Nick kapıyı tekmeler, bağırır, ama kimse duymaz, duyanlar da bu tür seslerin sürekli geldiği bir ortamda olduğu için pek kulak vermezler.

Nick burada donarak öleceğinden korkmaya başlar. “Eğer buradan çıkmazsam, burada kaskatı donacağım” diye düşünmeye başlar. İçerde yarısı yırtılmış bir karton kutunun içine girer. Titremeye başlar. Eline geçirdiği bir kâğıda, karısına ve ailesine son düşündüklerini yazar:

“Çok soğuk, bedenim hissizleşmeye başladı. Bir uyuyabilsem! Bunlar benim son sözlerim olabilir…”

Ertesi günü soğutucu vagonun kapısını açan işçiler, Nick’in donmuş bedenini bulurlar. Üzerinde yapılan otopsi, onun donarak öldüğünü göstermektedir. Fakat bu olayı olağanüstü yapan, soğutucu vagonun soğutma motorunun bozuk ve çalışmıyor olmasıdır. Vagonun içindeki ısı 18 derecedir ve vagonda bol hava vardır.

İnsanlar her konuda paradigmalara sahiptir. Paradigma (düşünsel model – zihinsel model) sözcüğü model, kuram, algı, varsayım ya da referans kaynağı anlamında kullanılır, dünya görüşümüzü belirtir. Paradigma gözle görmek değil, kişinin dış dünyayı algılama, anlama ve yorumlama şeklidir. Paradigma zihinsel bir haritadır. Haritalar tam olarak gerçeği yansıtmazlar; boyut, bütünlük ve doğruluk açısından eksiktirler. Paradigmalar da bunun gibidir, kişi hiçbir zaman diğerlerinin bakış açılarını tam olarak anlayamaz. Ancak üstümüze vazife olan ilk şey, olabildiğince kendi paradigmalarımızın farkına varmaktır. Temel paradigmalarımızın ne kadar çok farkına varır ve kendi deneyimlerimizden de ne derece etkilendiğimizi anlarsak, onları inceler, gerçeklerle karşılaştırır, başkalarını dinler, onların algılarını öğrenmeye hazır oluruz. Böylece daha geniş bir tabloyu görürüz.

Kişiler zaman içinde daha çok ve daha doğru bilgiler edindikçe bakış açıları değişir. Düşünme biçimindeki veya algılamadaki bu değişikliğe “paradigma değişimi” (paradigma kayması – paradigmshift) denir. Paradigma değişimi, yeni bir görüş ve anlayış kazandığımızda düşünce biçimimizin değişmesidir. İnsanlara önem veren kişiler başkalarının paradigmalarını anlamaya çalışırlar. Farklı fikirlere açıktırlar ve başkalarının kendilerini özgürce ifade etmelerine olanak tanırlar. 

Gerektiğinde paradigmalarımızı değiştirebilmeliyiz… Etkili insanlar paradigma değişimine açıktırlar ve bunun için fırsat yaratırlar. Empatik olarak başkalarının paradigmalarını anlamaya çalışırlar. Farklı fikirlere ve başkalarının kendilerini özgürce ifade etmelerine olanak tanırlar. Düşünsel modelin değişimi, düşünce biçiminin değişmesidir. Prof. Erkut’un deyimiyle paradigmalar konusunda bazen “yıkım teknolojisi” uygulanmalıdır. Thomas Kuhn’un dediği gibi “Bütün önemli atılımlar eski düşünce kalıplarının yıkılması sonucu gerçekleşmiştir”.

Örneğin, astronom Ptolemy dünyayı evrenin merkezi olarak tanımlamıştı. Bu görüşün aksine Kopernik evrenin merkezine güneşi oturtmuştur. Güneşin evrenin merkezinde olduğunu varsayarak Kopernik yeni bir anlayış kazandı ve bir paradigma değişimi yaşandı.

11 Eylül olayları, paradigmaları değiştirmenin gücüne çarpıcı bir örnektir. Olaydaki dördüncü uçak olan United Flight 93’teki yolcular, arkadaşları ve ailelerinden cep telefonu aracılığıyla Dünya Ticaret Merkezine yönelik saldırı haberini aldıklarında, içlerinden bazıları tipik bir uçak kaçırma olayının içinde olmadıklarının süratle farkına vardılar. Uçaklarının yeni hedefe yönelik bir füze amacıyla kullanılacağını anlayabildiler. Kısa süre içinde zihinsel modellerini dönüştürüp, hava korsanlarını durdurmak için kahramanca eylemde bulunmayı başardılar. Sonuçta, son uçak hedefine ulaşamadı ve bazı yolcuların olup biteni anlamlandırıp durdurmak için harekete geçmemeleriyle Batı Pennsylvania’daki bir alana düştü. Flight 93 yolcuları ve mürettebatı günün erken saatlerinde yaşanan uçak kaçırma olaylarına benzer bir tabloyla karşılaşmışlar, hızlıca farklı bir zihinsel model geliştirmişlerdi. Neler olduğunu süratle anlamlandırmayı ve bu yeni anlayışa dayalı eylemde bulunmayı başarmışlardı. Tüm fark da, işte burada yatıyordu.                                      

Fransa’da, ağır işlerde çalışan işçilerin, işleri hakkında ne düşündüklerini incelemek üzere araştırmayı yürüten bir görevli, bir inşaat alanına gönderilir. Görevli, ilk işçiye yaklaşır ve sorar:

“Ne yapıyorsun?”

“Nesin sen, kör mü?” diye öfkeyle bağırır işçi.

“Bu parçalanması imkânsız kayaları ilkel aletlerle kırıyor ve patronun emrettiği gibi bir araya yığıyorum. Cehennem sıcağında kan ter içinde kalıyorum. Bu çok ağır bir iş, ölümden beter.”

Görevli hızla oradan uzaklaşır ve çekinerek ikinci işçiye yaklaşır. Aynı soruyu sorar:
-“Ne yapıyorsun?”

İşçi cevap verir:

“Kayaları mimari plana uygun şekilde yerleştirilebilmeleri için kullanılabilir şekle getirmeye çalışıyorum. Bu ağır ve bazen de monoton bir iş, ama karım ve çocuklarım için para gerekli. Sonuçta bir işim var. Daha kötü de olabilirdi.”

 Biraz cesaretlenen görevli üçüncü işçiye doğru ilerler.

“Ya sen ne yapıyorsun?” diye sorar.

“Görmüyor musun?” der işçi kollarını gökyüzüne kaldırarak.

“Bir katedral yapıyorum.”

 Bu hikâyenin enteresan tarafı ise, her üç işçinin de aynı işi yapıyor olmalarıdır…

(Yazar notu: Benzer hikâye Mimar Sinan’ın Selimiye Camii inşası için de mevcuttur.)

Zihinsel modeller teknolojik yeniliklerden ya da iş modellerinden daha kapsamlıdır. Onlar dünyaya bakma biçimimizi temsil eder. Bu modeller ya da düşünme biçimleri kimi zaman teknoloji ya da iş yeniliklerine yansısalar da, her küçük yenilik gerçek anlamda yeni bir zihinsel model anlamına gelmez. Örneğin diyet meşrubatlara geçiş, pazar için muazzam bir yenilik olarak görülmüştü, ancak zihinsel modellerde yalnızca küçük bir değişimi temsil ediyordu. Zihinsel modellerimiz çok daha derindir. Çoğu kez öyle derindir ki, onların farkına bile varamayız. Küçük değişiklikler istiyorsanız, tutum ve davranışlarınız üstünde çalışın. Einstein’ın dediği gibi, “Karşılaştığımız önemli sorunlar, onların yaratıldığı zamanki düşünce düzeyinde çözümlenemez”. Önemli atılımlar gerçekleştirmek istiyorsanız, düşünsel modelleriniz üzerine çalışın…

Paradigmalar önyargı demek değildir. Önyargılar paradigmadır, ancak hastalıklı, sınırlayıcı ve sakat paradigmalardır. Onlar bizi farklılıklara değer vermekten alıkoyarlar. Einstein’ın dediği gibi “Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, bir peşin hükmü söküp atmak, atomu parçalamaktan daha zordur”.

Uzaklarda bir köyde, kocası, çocuğu doğmadan ölmüş, tek başına yaşayan hamile bir kadın kendisine arkadaş olması açısından dağda yaralı olarak bulduğu bir gelinciği evinde beslemeye başlar. Gelincik kadının yanından bir an bile ayrılmaz. Her ne kadar evcil bir hayvan olmasa da, oldukça uysallaşır. Bir kaç ay sonra kadının çocuğu doğar. Tek başına tüm zorluklara göğüs germek ve yavrusuna bakmak zorundadır. Günler geçer ve kadın bir gün bir kaç dakikalığına da olsa evden ayrılmak ve yavrusunu evde bırakmak zorunda kalır… Gelincikle bebek evde yalnız kalmışlardır. Aradan biraz zaman geçer ve anne eve gelir. Gelinciği ve kanlı ağzını görür. Anne çıldırmışçasına gelinciğe saldırır ve oracıkta öldürür hayvanı. Tam o sırada içerdeki odadan bir bebek sesi duyulur. Anne odaya yönelir… Ve odada beşiği, beşiğin içindeki bebeği ve bebeğin yanında duran parçalanmış bir yılanı görür… 

Mark Twain’in dediği gibi “Hayatımda pek çok sorun vardı ve çoğu asla var olmadı”. Hepimiz kurduğumuz ufak ve sınırlı dünyalarda yaşayan minik yaratıklarız. Mutlu olmayı başarabilenler, kabına sığmayanlar sadece… Bazen algılamalarımız bizi sınırlandırır ve kafese koyar. “Bir kişi eğer yapacağı bir şeye kısıtlama koyuyorsa, bu kişi yapabileceklerine de sınır koymuş demektir” diyor Charles M. Schwab. Bir Çin atasözü ise, “Çok derin olan kuyu değil, çok kısa olan iptir” diyerek kendimize gereksiz yere koyduğumuz çerçeveleri vurgular.

Amerika’daki Woods Hole Oşinografi Enstitüsündeki bir deneyde bir akvaryum camla ortadan ikiye bölünmüştür. Peki ya sonra? Sonra bir tarafa yırtıcı barrakuda balığını koymuşlar, diğer tarafa da gariban başka bir balığı yerleştirmişler. Barrakuda köpek balığından daha tehlikeli. Nedenine gelince, insanı bir lokmada yutmuyor, küçük küçük lokmalar halinde tadına vararak yiyor. Tam bir “gurme” anlayacağınız.

Dışarıyı gören barrakuda ağzının suları akarak o yöne doğru hamle yapmış. Tabii kafayı aynen cama vurmuş. Birkaç denemede daha bulunan barrakuda kafayı gözü dağıtmış. Ne yaptıysa balığa ulaşıp afiyetle yiyememiş. Sonunda  bakmış ki bu iş olmayacak, ava gittikçe avlanacak, bırakmış macerayı. Araştırmacılar daha sonra aradaki cam engeli ortadan kaldırmışlar. Bizim barrakuda engel kalktığı halde balığa hiç saldırmamış. Bu hadiseden sonra barrakuda sınırlarını öğrenmiş ve haddini bilmiş.

Aslında kendimizi,araştırmada kullanılan barrakuda balığına benzetebiliriz.

Bir şeye karar veririz, iştahımız kabarır ve onu elde etmek  isteriz. İlk denemelerimizde başarısız olabiliriz. Belki daha sonraki denemelerde de… Ama bir gün o arzuladığımız şeye ulaşacak gücümüz ve imkânımız olduğu halde ve belki engeller de ortadan kalktığında, sadece umutlarımızı yitirdiğimiz ve hayal kırıklığına uğradığımız için vazgeçeriz. Ne kötü değil mi? Küçük bir çocukken bize çok kötü resim yaptığımız, asla ressam olamayacağımız söylenir belki. Resim yapmayı sevdiğimiz halde bu sevdadan vazgeçeriz. Ya da şarkı söylemeyi denesek sesimizin ne kadar kötü olduğundan söz eder, umutlarımızı kırar bazıları… Böylece sınırlanır kalırız. Ben resim yapamam, şarkı söyleyemem, basket atamam, iyi yüzemem, kibar olamam, güzel konuşamam, romantik  olamam diye düşünürüz. Tıpkı o barrakuda gibi ölürüz yani. Gelin şimdi bunu değiştirelim!

Aradaki cam kalktı belki de…

Tarih:Blog

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir